Fellini’ye Merhaba

Fellini’ye Merhaba

“Herkesin, gerçeği kendisinin bulması gerektiğine inanırım. Benim filmlerimin sonu olma­masının nedeni budur; hiç birinin basit bir çözümü yoktur. Bir sonuç çıkarılan öykü anlatmayı, kelimenin tam anla­mıyla ahlâksızlık olarak düşünürüm. Perdede bir çözüm sunduğunuz an, se­yirciyi kaldırıp atıyorsunuz demektir; çünkü onların yaşamlarında çözümler yoktur. Sadece bir insanın öyküsünü anlatmanın daha ahlâklı olduğunu dü­şünürüm.” *

Fellini, kendisiyle yıllar önce ya­pılmış bir röportajda söylemiş bunları.

Savaş sonrası İtalyan sinemasında­ki akıma “Yeni Gerçekçilik” adı veril­mektedir. Sinema, o güne kadar ço­ğunlukla güzeli göstermekle yetinmiş, gerçek yaşamda güzellikle çirkinliğin bir arada olabileceğini gözden uzak tutmuştur. Yeni Gerçekçiler, güzellik­le çirkinliği gerçek yaşamda olduğu gi­bi, birlikte perdeye yansıttılar; stüdyo dekorlarından çıkıp olayın geçtiği ger­çek mekânlara daldılar. Kuşkusuz, amaçları gerçeğin acılarıyla insanları gözyaşlarına boğmak değildi. Bu, bir uçtan ötekine kaçış olurdu. Yeni Ger­çekçi sinemanın çok çarpıcı ilk örnek­lerinden Vittorio de Sica’nın “Bisiklet Hırsızları” filminde Antonio, onun için yaşamak olan, ekmek olan bisikle­tini çaldırır. Bunu karısına söylediği sahnede (ki, bu çok duygulu bir andır) arka fona insanları kahkahalara boğa­cak bir gösteri konulmuştur. Çünkü amaç, insanları gözyaşlarına boğmak değil, gerçeğin acılarıyla yeniden dü­şünmeye çağırmaktır.

Fellini, Yeni Gerçekçilik akımı içinde kendi özgün yaratıcılığını ortaya koydu. Düşler, gerçekler ve fantezi, şi­irsel bir yapı içinde bir araya geldi. Olağan dışı kişiler, tuhaf karakterler, Fellini’nin insanları oldular; ancak bu insanlar, onun rastladığı, konuştuğu, yaşamının parçası olan kişilerdi. Oto­biyografik nitelikteki filmlerinde kendi geçmişiyle birlikte o zaman ve mekâ­nın öyküsünü anlattı Fellini. Ne güç iş­tir insanın geçmişini anlatması, öteki insanlarla kendisini eşit bir yere koya­bilmesi, çaktırmadan kurnazlık edip böbürlenmemesi, zaman ve mekâna kendi açısından bakıp başkalarının da başka açıdan bakabileceğini hesaba ka­tabilmesi, içimizde değişmekte olanla değişmekte direnenin öfkesini kavra­ması, acısını anlayabilmesi.

Gerçeği tek boyutlu görmek pek kolaydır; öyle alışmışızdır çünkü. Bir olguya değişik açı­lardan bakabiliriz; değişik açılar, deği­şik tanımlamalar, betimlemeler ortaya çıkarır. Onun İçindir ki, gerçek tek bo­yutlu değildir. Bir olguyu kesin, değiş­meyecek biçimde betimlemek sadece dindarların savunabileceği şeydir. Fel­lini, olguları gerçeğin değişik boyutları içinde yakaladı; görkemli olanla sefil olanı bir araya koymaktan kaçınmadı. Gerçeğin başka başka boyutlarını bir araya getirip bir masal, bir düş anlattı. Gerçeklerden böylesine masallar yara­tabilen insan, olsa olsa bir büyücü ola­bilir. Yurttaşları ona “il mago — büyü­cü” adını verdiler.

Güç iştir insanın kendini öteki in­sanlarla eşit yere koyup düşüncelerini söylemesi. Kişi, konuşurken bir bakar­sınız kendini pek beğenip böbürleniyordur, bir bakarsınız alçakgönüllülük adı verilen davranışın derinliklerinde kendi kendini terbiye ediyordur. Bu, alışkanlığımızın bir uzantısı olsa gerek; çoğu kere, söylenen sözü, tartışmayı bir yana itip, kim söylemiş bu sözü di­ye düşünüp, söyleyene göre önemli ya da önemsiz olduğuna karar veririz. Ço­cukluğumuzda, “Sus, büyüklerin ya­nında konuşulmaz,” diye susturulan bizler, büyüdüğümüzde de arkasına sı­ğınıp konuşacağımız başka büyükler aradık. Yeni yeni alışıyoruz “bence” sözcüğünü kullanmaya. Ne kolayca “kendini beğenmiş” damgası vurup bir kenara itmeye çalışırız insanları. Oysa kendini beğenmeyen insanın kendine de güveni yoktur; yaptığı işi ya da dü­şüncesini önce kendi beğenmeli ki, başkalarına beğendirmek için çabala­sın. Böylesine bir alçakgönüllülük, mis­kinlik için çok iyi gerekçe olabilir. BENCE, “Alçakgönüllülük, insanın bence diye başlayan düşüncelerine bir yanılgı payı koyabilmesidir.” Çünkü yanılmamak sadece tanrılara özgüdür. Çağımızda insan olmanın gereği, ne yeryüzünde bir tanrı olmak ne de tanrı­ların her dediğini tartışmasız doğru belleyen bir kul olmaktır, önemli olan, dinsel eğitimin koşullandırılmalarından sıyrılıp birey ve kişi olabilmektir. İş yapmanın ve konuşmanın en önemli öğesi bilgidir kuşkusuz; ama bilgi ve kültür eğitimi insanı tek bir noktaya vardırırmış gibi, o noktada dindarca sa­vunuruz düşüncelerimizi; bir de baka­rız, çok öfkeli ve kırıcı olmuşuzdur tartışırken, insanın yanılabileceğim dü­şünmesi, onu gereksiz böbürlenmeler­den, kendini başkalarından üstün gör­mekten kurtarır.

BENCE’nin altını böylesine gör­kemli çizen, kendini böbürlenmeden beğenebilen, yanılabileceğim unutma­yan Fellini’ye merhaba…

 

* Gideon Banchmann, “Film: Book I”, Robert Hughes (derleyen), Grove Press, New York, 1959.

 

  • Sansür, kendi zayıflığımızı ve “entelektüel” yeteneksizliğimizi kabul et­me yoludur.
  • Politik bir araçtır sansür; entelektüel bir araç değildir. Eleştiri, entelektüel bir araçtır; yargıladığı, karşı koyduğu şey konusunda ön bilgileri vardır.
  • Eleştiri, yıkmaz; bir şeyi, başka şeyler arasında bulunması gereken yere koyar… Sansür etmek, yıkmak demektir, ya da gerçeğin gelişmesine karşı koymak demektir.
  • Sansür, gömmek istediği şeyleri gömer; onları “gerçek” haline gelmek­ten alıkoyar.
  • Politik sansür, sansürü, tartışma yetersizliğini örtmek için kullanan kişi­lere yarar getirmemiştir.

FELLİNİ

Yazar: Emel Ceylan Tamer

Yayın Tarihi: Şubat 1981

Yayınlandığı Mecra: Sanat Olayı dergisi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir