Ekranda Hoşgörü ve Şiddet

Ekranda Hoşgörü ve Şiddet

Bazen birine kızdığımda, elime bir sopa geçirip kızdığım kişiyi, canını acıta acıta dövmeyi içimden geçirmişimdir. Vardığım yargıda kendimi öy­lesine haklı bulmuşumdur ki, dövme eylemi çok doğal oluvermiştir. Çocukluğumda babamın çok kızdığı zaman “sana bir tokat atarsam, beş parmağımın izi kalır”, diye davranışlarımı denetlediğini hiç unutmam. O tokadı yediğim de olmuştur doğrusu. Başkala­rını bilmediğim için kendimden örnekler verdim. Birçok kişi­nin bu söylediklerimi yadırga­yacağını sanmıyorum.

Son günlerde şiddet olayla­rından söz ediyor, televizyonun şiddet olaylarındaki rolü üze­rinde duruyoruz, hoşgörünün olmadığından yakınıyoruz. Ama sanırım hoşgörü kavra­mının neyi anlattığını pekiyi bilmiyoruz. Çoğumuz sanıyor ki hoş görmek, karşımızdaki­nin hatalarım görmemezlikten gelmektir, sadece asabi olma­maktır. Hoşgörü, insanın yargılarına her zaman bir ya­nılma payı koyabilmesidir. Şiddet eylemcilerine bakıyo­rum da, yargılarında şaşmaz doğruya ya da gerçeğe vardık­ları konusunda hiç mi hiç kuş­kuları yok. Yanılabileceklerini bir an olsun düşünebilseler acaba bu kadar manmış ey­lemci olabilirler miydi? Orta­lık böylesine kutsal din savaşı ortamına dönüşebilir miydi? Eğer suçlu arıyorsak, hepimi­zin biraz suçlu olduğunu bilme­miz gerekiyor. Tanrıyla dinle ilişkisi hiç olmayanlarımız bile, kendini medrese eğitiminin alışkanlıklarından kurtarmış değil. Yargılarımızı, çoğu kere tanrısal şaşmazlık içinde sunu­yoruz, yargılarımızı kişiselleş­tirip insanlaştıramıyoruz.

Uç-dört yıl önce televiz­yonda “İnsanın Yücelişi” adlı belgesel bir dizi yayımlandı. Bu dizinin kitabı da yine üç-dört yıl önce Filiz Ofluoğlu’nun Türkçesiyle Milliyet Yayınları arasında çıktı. Bu anlamlı, dü­şündürücü dizi, televizyonda çok erken saatlerde fazla ilgi çekmeden sessizce yayımlanıp, bitti. Diziyi hazırlayan ünlü bi­lim adamı J. Bronowski. dizi­nin bir bölümünde şunları söy­lüyordu: “Bilimde her yargı ya­nılgıdan kıl payı ayrılır ve kişi­seldir. Bilim, yanılabilmemize karşın, bildiklerimize saygın­lıktır.” Sonra Oliver Crom­well’in şu sözlerine değini­yordu: “Tanrı aşkına, yalvarırım n’olur, yanılabileceğinizi bir kez olsun düşünün.“ Sözünü şu cümlelerle de bağlı­yordu: “Kendimizi salt bilgi ve güç hastalığından kurtarmalı­yız. Makineleşmiş insanlıkla gerçek insanlık arasındaki yolu kapamalıyız. Kanıyla canıyla insanlara dokunabilmek, in­sanlara erişebilmeliyiz.”

Televizyon, çağımızın en güç­lü haberleşme ve eğitim aracı. Acaba bu şiddet ortamında televizyonun görevi ne olabilir? Şiddetin doğurduğu kötü so­nuçlardan söz eden programlar mı hazırlamalı? Pek fazla işe yarayacağını sanmıyorum, önemli olan, TRT’nin yayın anlayışını temelden değiştir­mesidir. Medrese eğitimi alış­kanlığı, bizleri etkilediği ölçüde bizlerin kullandığı mikrofon ve ekranı da etkiliyor.

Eskiden TRT’de bir yorum saati vardı, güncel olaylar yorumlanırdı. Bu yorum bir kişinin imzasını taşımazdı, TRT adınaydı. TRT, kişi değil ki yorum yapsın, yorumu kişiler yapar. Bir araca insan­ların ötesinde böyle kişilik ver­mek faşist eğilimleri besler. TRT’nin görevi, çeşitli görüşle­ri imzalarıyla yayımlamaktır. TRT yöneticisinin görevi de, insanların birbiriyle düşünce alış verişi yapacağı şekilde, bir kargaşaya yol açmadan yayın­ları düzenlemektir. Bu yorum saati kalktı ama, bu alışkanlık özellikle eğitim-kültür yayınla­rında sürdürülmektedir. Çeşitli dönemlerde, programı hazırla­yanların adı yayımlanmadığı oluyor. Programlardaki yorum­lar kişiseldir, bu kişiyi tanımak da seyircinin hakkıdır. Yönetici­ler programcının adım yayım­lamakla, programcıya onur ba­ğışladıklarım sanıyorlar galiba. Çok yanlış! Adını yayımlamak, programcıya söylediklerinin so­rumluluğunu yüklemektir. Ay­rıca programın düşünce ağırlığı arttıkça imzaların da, bu so­rumluluğu yüklenecek ağırlıkta olmasına özen gösterilmelidir. Radyo bu konuda oldukça özenli ama televizyona bakıyo­rum, kadrosu programcı olan kişi, her tür programı yapabilir gibi bir yanlısın izlerini taşıyor. Bazen öyle programlar yayımlanıyor ki, programcı yaptığı programın konusunu kavramış değil, rasgele kitaplardan montaj yapılmış metinler ek­rana geliveriyor. Sonra sözcük­lerin ağırlık taşıdığı program­larda, metin yazarı adı göremi­yorum. Düşünce ağırlığı olan yabancı dizilere bakınız: metin yazan adı vardır. Ayrıca yargı­larda ağırlık fazlaysa, şu kişi­nin kişisel görüşüdür, diye özellikle belirtilir. Bu çok an­lamlıdır, yargıyı kişiselleştirmezsek, tartışmayı hemen ora­da kaldırıyoruz demektir.

Çeşitli düşünceler, sadece açık oturumlarda yansımamalı­dır, değişik düşünceleri yansıtan değişik programlar olmalıdır. Türkiye’de tek kanaldan yayın yapılıyor. Fransa’da, İtalya’da olduğu gibi değişik eğilimde olan kişilerin yönettiği ayrı ayrı kanallar yok. Onun için özellikle bu tek kanalda değişik düşünceleri yansıtan değişik imzalı programlar olmalıdır. TRT programcısı da, tanrı adına hareket eder gibi TRT adına değil, kendi adının so­rumluluğu taşıyacağı program yapmalıdır. Burada TRT yö­neticisinin görevi tüm yayın çeşitli görüşleri yansıtıyor mu, diye denetlemek olmalıdır; tek tek programlan denetleme adı altında sansür etmek için uğ­raşmamalıdır.

Şiddetin büyük destekçisi hoşgörüsüzlük ise kafalardaki bağnazlık duvarlarını yıkmak, hoşgörünün temellerini atmak için TRT’ye çok önemli görevler düşüyor. Ekranlar, adını sanını bilmediğimiz kişilerin değil, bildiğimiz kişilerin ol­malı ve her kişisel düşünceye açılmalıdır. Ekrandan gelecek hoşgörü ve tartışma uygarlığı, sokaklara çok şey kazandıra­caktır.

 

Yazar: Emel Ceylan Tamer

Yayın tarihi: 13 Kasım 1978

Yayınlandığı mecra: Milliyet Sanat

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir