Deniz Kızı

Deniz Kızı

Sevmenin sevişmenin tadı büyük diyen bilge kişi, aşkın, sevginin bin bir türünü anlatır meraklı kişiye. Tanrının tek olmadığı tanrıların olduğu dönemlerde büyülüymüş sevmek de sevişmek de. Ne gün ne zaman tanrı cinsiyetsiz, tek oldu, sevmenin sevişmenin büyüsü eridi gitti. Neyse ki içinde merak denen deliliği yitirmeyen insanoğlu sevmenin sevişmenin büyüsünü, tadım, türlerini düşünür arar durur: kimi zaman adına efsane der, kimi zaman sanat, kimi zaman da yaşadım der geçer alçakgönüllü bir biçimde, şimdi size anlata­cağım öyküyü bir Anadolu kasabasında rastla­dığım yaşlı bir müze müdüründen dinledim.

Akdeniz’in dalgalarının, renklerinin bin bir tü­rünü, deniz tanrısının kızları yaratırmış. Bu yumu­şak huylu, iyilikten yana, doğru sözlü denizkızları dalgalarla oynaşıp yunus balıklarıyla sevişirlermiş; tek uğraşları da iplik eğirip nakış yapmakmış. Ölümlülerin dünyasına daha doğrusu yeryüzüne pek çıkmazlarmış, işte bu bin bir rengin oynaştığı bem­beyaz köpüklerin kumlan okşadığı renk renk balık­ların şarkı söylediği Akdeniz’in bir sahil köyünde denizkızlarından biri suyun yüzüne çıkmış. Nedeni bilinmez, tanrıların işlerine de fazla karışılmaz. Kayığı balıkla dolu denizden dönen yorgun uyku­lu delikanlı uzaktan kızı görmüş, “Haklısın” demiş, “Sarıkız dün gece senin payını unuttum.’’ Şarap şişesini arayıp bulmuş dibinde kalan bir kaç damla şarabı denize boşaltmış. “Bağışla bu kadar kalmış dün geceden’’ diye özür dilemiş. Uzaklardan dağın ardından burnunu gösteren güneş, göz kırpmış denize. Deniz kabarmış, dalgalar Deniz kızını uzun sarı saçlarından yakalayıp kıyıya kumların üzerine usulcacık bırakmış. Uykulu yorgun delikanlı kü­reklere asılmış bir ileri bir geri devinip dururmuş, bir an gözü kıyıya ilişmiş, bakmış o güne kadar görmediği güzellikte bir kız kumların üzerinde uzanmış onu beklemektedir. Güneş dağın ardından çıkmış, ışınlarını denizin sularında, sarı kumlarda, kızın sarı saçlarında dolandırıp her yanı renk renk boyamış sonra kızın gözlerine sığınmış. Delikanlı sandalını kıyıya çekip koşa koşa kızın yanına gel­miş ve gözlerine dalıp gitmiş. İşte böylece büyülen­miş, bu büyünün adı da aşkmış.

Delikanlı eğilip kızı kucağına almış, bomboş sokaklardan geçerek evine gelmiş. Anası yaşlı ka­dın kapıyı açıp oğlunu kucağında Deniz kızıyla görünce şaşırmış. Öyle ya, sabahın bu saatinde nasıl bir iştir bu. “Denizde buldum, âşık oldum. Sana gelin bana eş” demiş oğul. Yaşlı kadın, “Kimin nesi kimin kızı? Bu saat gelin getirecek saat değil, hem düğün dernek gerek” demiş ama o an kızın üstündekilere dalmış, unutmuş sorduğunu bile: ömründe görmediği kadar güzel işlemelermiş bunlar, bir kıskançlık bulutu geçmiş gözlerinden sonra toparlanıp gülümsemiş, elini saçlarına uzatıp. “Ne güzel saçların var” demiş. Deniz kızından hiç ses çıkmamış, ışıl ışıl gülen gözlerle bakmış o kadar. Ana oğul dilsiz olduğuna karar verip adını “Deniz” koymuşlar hemen.

Köyde olay olmuş. “Kimdir, nerden geldi?” diye köyün kahvesinde, evlerin eşiğinde konuşmuşlar günlerce, hiç inanmamışlar, delikanlının onu deniz­de bulduğuna, doğrusu hangi akıllı inanır, bir erkeğin karısını denizde bulacağına. Zaman geçmiş sonunda onlar da deniz kızının güzelliğine, sırma saçlarına en çok da yaptığı işlerin albenisine kapılıp gitmişler, konuşmaz olmuşlar artık nerden geldiği­ni. Deniz kızı köyün kadınlarına bir yığın işleme öğretmiş, renk renk iplik bükmesini göstermiş, böylece acılar, sıkıntılar, sevinçler işlemelerde dile gelmişler. Kimi sarı nergis oyası yapıp umutsuz aşkını anlatmış, kimi mor sümbül oyasıyla mutlu­yum demiş, evliliğine acı düşen biber baharı oya­sım seçmiş, gebe kadın başına müjde oyası bağ­lamış, kayınvalidesiyle iyi geçinen çayır çimen oyası yapıp armağan etmiş, iyi olmayan ise mezar taşı oyası.

Aradan altı yıl geçmiş, altı erkek çocuğu dün­yaya getirmiş, o yıl da yedinciye gebe kalmış Deniz kızı. Bu kere pek güç gelmiş gebelik, bedeni süzül­müş yorgun düşmüş ama yine de kayınvalidesini evin köşesine oturtup bütün işi görmüş hiç konuş­madan. Ne der bir Tatar atasözü: “Çok şey bilir­sen seni asarlar, çok alçak gönüllüysen de üstüne basarlar.” Bildiklerini öğretip asılmaktan kurtul­muş ama bakın alçak gönüllülük ne işler açmış başına. Kayınvalide konu komşu dolanıp, sıkılı­yorum bu dilsiz gelinden diye sızlanır olmuş: “Bü­tün gün evin içinde tek kelime konuşmaz, sen söylersin o aptal suratıyla dinler, tek kelime yok. Ben yaşlı kadınım geçmişten söz etmek isterim, karşımdaki anlar mı anlamaz mı ne bileyim. Karı­sıyla konuşmayınca oğlan da dilsiz oldu, benimle de konuşmaz. Anlayacağınız evde çok bunalı­yorum.”

Dokuz ay dolmuş bir sabaha karşı gün ışırken yedinci oğlan dünyaya gelmiş, bizim delikanlı da güçlü kuvvetli yedi oğlan babası olmuş. Oğlanın kıymetli olduğu yerde yedi yılda karına yedi oğlan doğurtmuşsun, kim kasılmaz kim kurum kurum kurulmaz bu durumda. Tanrılar şımarıyorsa kullar niçin şımarmasın. Şımardı mı insanoğlu şaşırtmak kolaydır yolunu, kıskananlarına gelince yakalar bu fırsatı usulca. Aşk yaşamaz şımarıklıkla aynı yer­de; işte böyle yedinci oğlanla birlikte küsmüş bi­zimkilere aşk, erimeye başlamış sessizce. Diyelim isterseniz, tanrılar izin vermemiş bu aşkın uzun sürmesine. Yedinci oğlan ağladıkça başlamış kayınvalide, “Dilsizin eniği sus” demeye. Bakmış ki, oğlunda yok bir kırgınlık kızgınlık artırmış sesinin öfkesini, ‘“Ananın sessizliğinden içim sıkıldı, senin sesinden de başım şişti.” Deniz kızının canı sıkılır­mış, kocasına bakar bir söz duymak istermiş gönül alıcı. Kocası dalar oğullarıyla oynaşmaya, aklına gelmezmiş bile Deniz kızının üzüleceği. Gece inip kocası yanına uzanınca unuturmuş her şevi ama aşk küsmüş bir kere. Aşkın büyüsü eriyince seviş­menin ışıltıları da bir bir söner yavaşça. Yedi oğlan babası eskisi kadar coşmazmış sevişirken istermiş ki, Deniz kızı okşasın hep onu; Deniz kızı okşadık­ça kendinden geçermiş, geçermiş de unuturmuş çoğu kez Deniz kızını. Denizlerde yunuslarla se­vişen bilir sevişmenin büyüsünü, anlar bir şevlerin eskisi gibi olmadığını. Ama “az kaldı yedi yılın bitmesine, bitsin hele şu yedi yıl çözülsün dilim” der söyleyeceği türküleri bir bir içinden geçirirmiş, inanırmış aşkın büyüsünü yine yakalayacağına.

İnanmasın mı? Yedinci oğlana kadar delikanlı balığa çıkacağı geceler Deniz kızıyla inermiş kıyıya, sererlermiş kilimi kumların üzerine. Önce dalarlar­mış denize birlikte; Deniz kızı saçlarını çözdü mü, gökyüzündeki bütün yıldızlar inermiş saçlarına, şarkı söyler dans eder ışıl ışıl yaparlarmış tüm çevreyi. Budan çıkıp kilimin üstüne uzandıklarında yıldızlar gökyüzüne çekilirler, bu kere de Deniz kızının üstündeki su damlacıkları gümüş ışınları saçarmış dört bir yana. Delikanlı coşup kendinden geçer, Deniz kızının bedenindeki tüm gümüş ışınla­rını toplar armağan edermiş yıldızlara. Bir kadınla böyle sevişebilen bir erkek nasıl şımarabilir? Yu­nuslar bir ovun etmiş olmalı Deniz kızına.

Kayınvalide pek keyiflenir olmuş, oğul kurum kurum kurulur dolaşırken. Anadolu’da boşuna di­kenli kaktüs çiçeğine kaynanadili dememişler: bir de kaybetmişse genç yaşta kocasını kolay değildir gelinle oğul sevgisini paylaşmak. Bir fırsatını kol­layıp çekmiş oğlunu kenara, “Bak!” demiş. “Ka­dın gençken güzelken susması iyidir de yaşlandıkça hiç konuşmayan kadın çok konuşanı aratır. Dilsiz gelinden nasıl sıkıldığımı bir Allah bilir bir ben. Ana sözü unutma, yaşlandığında benden beter sıkıla­caksın. Daha gençsin bulalım konuşkan bir kadın alalım sana, güçlüsün kuvvetlisin çekinme iki ka­dının hakkından gelirsin oğul.” Delikanlı, “Ana bilirsin Deniz kızını çok severim benim neme gerek ikinci kadın” dediyse de; güçlüsün kuvvetlisin sö­zünde içi bir hoş olmuş, dudağında takılan gülüm­semeyi de anası görmüş; hemen başlamış Deniz kızına sezdirmeden yeni gelin aramaya.

Sonunda yakın köyden yoksul güzelce bir kız razı gelmiş bu işe, sıra gelmiş oğlunun rızasına. Yaşlı kadın belini tuta tuta oğlunun etrafında dolanır bir yandan da söylenirmiş, “Sızlar kemiklerim, ölüm yaklaştı artık, gözüm arkada gidecek sana şöyle tatlı dilli bir kadın bulamazsam eğer.” Bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş der eskiler; kurum kurum kurulan delikanlı da başlamış düşlemeye. Yakın köydeki yoksul güzelce kız, duymuş bu arada Deniz kızının ne kadar güzel hünerli olduğunu, merak edermiş nasıl beni üstüne getirir kocası diye, sonra aklına yıllar düğünde delikanlıyla uzaktan oynaştığı gelir, bir gurur inermiş yüreğine gizlice. Bilmezmiş bu yoksul kız, gururun bedelini tanrıların çok ağır ödettiğini.

Deniz kızı her şeyden habersiz oyalar yapar, çocuklarına bakarmış, ne kadar kırgın olsa da kayınvalidesine hizmetinde de kusur etmezmiş. Bi­zim yakışıklı güçlü erkeğimize gelince, balık avlar yedi çocuğuyla oynaşırken gökte bulutlar dolanır gün beklermiş ölçüyü aşan bu adamı cezalandır­mak için. Gökyüzünün bulutlarla kaplı kapkaran­lık olduğu bir gün delikanlı avluda otururken anası yanına gelmiş, “Oğul” demiş. “Senin de başladı sıkılmaya, bir kız buldum hem güzel, hem tatlı dilli, razı bu işe sen de bir he de bitirelim bu işi. Anacağının da gözü açık ölmesin böylece.” Anası kızın adını söyleyip anlatınca gerisini, hatırlamış delikanlı yular öncesi düğünde oynaştığı kızı, aklı yatmış, Sen bilirsin ana” demiş; ne kadar ister ne kadar istemez bilmeden.

Yedi yılın bitmesine yedi gün kala bir sabah Deniz kızıyla bizimkisi uyanmışlar erkenden, gelin gelecekmiş o gün eve. Deniz kızının haberi yok­muş, bir türlü söyleyememiş delikanlı, istermiş bu işten vazgeçmek ama ne çare bir yanda anası, yeni gelin bir yanda hazırlanır dururmuş, ona da sus­mak kalırmış. O sabah delikanlı artık doğruyu söylemenin zamanı deyip dönmüş Deniz kızına dalmış gitmiş mavi yeşil gözlerine,” bir hüzün çök­müş içine bin pişmanmış he dediğine, başını çevir­miş aceleyle geriye, çıkarken kapıdan, “Komşu köyden konuklar gelecek kazanda pişirin yemeği bugün” diyebilmiş sadece. İnmiş deniz kenarına oturmuş ağının yanına, sarmış bir sigara. İçinden gelmezmiş bir türlü tıraş olup damatlık giymek, sigaranın birini söndürür birini vakarmış. O dumanı savurdukça Deniz kızının kardeşleri de kederden inler köpük köpük olup vururlarmış kıyıya. Dama­dın sağdıçları atlara binmiş komşu köye gelin al­maya çıkmışlar, geride kalanlar da damadı arama­ya başlamışlar, nerde bu diye söylenirlermiş, so­nunda deniz kenarında bulmuşlar, zorla köyün tek berberine tıraşa götürmüşler; onlar uzaklaşırken kıyıdan dalgalar yükselmiş insan boyuna, başlamış uğuldamaya. Evde Deniz kızı koca siyah kazan­ların altını yakmış yemek yapmaya koyulmuş için­de de bir sıkıntı büyür dururmuş. Komşular gelir gider hepsi bilirmiş de kimse ağzını açıp konuşmazmış. Kimi bilmez olur mu, kimi de haberi yek zavallının benden duymasın der, susarmış. Kimi acı bakarmış kimi sevinçle. Sıkıntıyla kazanlar karışırken öğle olmuş, delikanlı gelmiş bir arkada­şıyla Deniz kızının yüzüne bile bakmadan aceleyle girmiş içeri. Bir gariplik var ortada diye düşünmüş Deniz kızı, ama yine de aklına gelmemiş başka bir kadının yolda olduğu; sürdürmüş işini, kazanın altını yoklar, içindeki yemekleri karıştırır, arada bir de yola bakarmış nasıl konuklar bunlar diye merakla. Derken uzaktan bir atlı görünmüş, bir atlı birkaç atlı olmuş, bir davul zurna sesi duyulmuş, yüreği iyice daralmış işte o anda yeni gelini görmüş. Kepçe elinden düşmüş, kupkuru gözlerin­den içeri acı bir su inmiş. Başı yukarda kupkuru gözlerle içeri dalmış, delikanlı köşede anası yanın­da, “Hadi kalk karşıla yeni gelini” der dururmuş. Deniz kızı konuşmuş: “Ey İnsanoğlu; Yedi yıl bekledin yedi gün mü sabredemedin? Bundan böy­le ben buraya ait değilim” demiş, fırlamış çıkmış evden arkasından da delikanlı. Yetişememiş bizim güçlü kuvvetli delikanlı, deniz kenarına vardıkla­rında kaybolmuş Deniz kızı birdenbire. Omuzları çökük, başı önde eve dönmüş delikanlı, kırılmış anası başta herkese. Yeni gelin kalmış bir başına köşede, “Yanlış işmiş benim gelmem, yoksulluğu kibirle boyadım, üç lokma ekmeği aşkla yerim sandım” diye ağlar dururmuş. Kimse ilgilenmemiş yeni gelinle, sevinmişler bile gelir misin başka kadının üstüne diye. Kayınvalideye gelince korku­dan sinmiş kuytu ’bir köşeye. Konuklar birer ikişer ayrılmışlar evden, kazanların altı sönmüş kalmış yemekler öylece, davul zurna bahşişini almadan uzaklaşmış sessizce.

Kadınlar evlerde toplanıp atıp tutmaya başla­mışlar yeni gelini. Deniz kızının kaçması da pek hoşlarına gitmiş, bundan böyle kocalarımız üstü­müze kadın getirmeyi düşündüklerinde kaçmamız­dan korkup daha zor yaparlar bu işi demişler. Bunu duyan bazı erkekler, bilsem kaçıp gideceğini hemen getirirdim yeni gelini demeye başlamışlar. Bazı kadınlar, kocalarının onları çok sevdiğinden söz açıp asla böyle bir şey yapmayacaklarını böbürlene böbürlene savunmuşlar; arkalarından ötekiler, uzun uzun gülmüşler çünkü bilirlermiş kentten o tür kadın geldiğinde kaldığı eve daha çok bunların kocalarının gittiğini karılarına sezdirmeden.

Günler geçmeye başlamış, gün ağarmış gün kararmış, delikanlı bir yanda yeni gelin bir yanda; Deniz kızının emzikte olan oğlu da durmadan ağlarmış. Delikanlı sabah öğle akşam deniz kena­rında dolanır, sandalla açılır Deniz kızını ararmış, bazen uzaktan görür ama bir türlü yanına yaklaşamazmış. Sonunda bağırmış uzaktan, “Beni istemi­yorsun ama küçük çocuğa acı, arkandan durmadan ağlar” diye. Deniz kızı, “Öyleyse getir çocuğu emzireyim bir kere, ağlamaz artık bundan böyle” demiş. Delikanlı eve koşmuş kapmış getirmiş çocu­ğu, Deniz kızı, “Koy çocuğu yere uzak dur sen” diye şart koşmuş. Söyleneni yapmış delikanlı, Deniz kızı çocuğu kucağına alıp emzirmiş yere koyar­ken de “Oğlun bundan böyle ağlamayacak ama bil ki, ondan doğanlar ya âlim olacaklar ya zalim” demiş, denize dalıp yok olmuş bir daha da görün­memiş. Denizlerde fırtına çıktığı geceler bir kadın şarkı söylermiş hep, balıkçılar Deniz kızı şarkı söylüyor derlermiş.

Öykü bittiğinde müze müdürü “İşte” dedi. ‘.‘Bizim ailenin öyküsü, babaannemin babası bu İnsanoğlu Mehmet soyundandır. Bahşiş Yörükleri diye anılırlar. Ermenak kazasının Çiviler Köyü’ nün Gökçeağaç Yaylası’nın eski adı insan Yurdu imiş, Bahşiş Yörükleri buraya göçerlermiş. Yay­lanın yakınında Mezar Beleni denilen yerde İnsan Mehmet ile altı oğlunun mezarları vardır.”

“Yedinci oğlunun mezarı niçin onlarla birlikte değil?” diye sordum.

“O da ayrı bir öykü” dedi. “Yarın müzeye geleceksiniz, isterseniz o zamana saklayayım bu öyküyü de.”

Müzeden çıktığımda karanlık kasabaya inmiş­ti, hızla yürüyüp otele döndüm. Aklım yedi sayısı­na takılmıştı, ne tuhaf dedim kendi kendime: Yedi yıl yedi oğlan yedi gün. Geçtiğim başka yerlerde üçler beşler yediler diye anılan yatırlara rastlamış­tım, Yedi sayısının ne çok önemi vardı bu toprak­larda: haklıydılar hafta da yedi gün değil miydi? Gece uykum kaçtığında yakın tarihte bir dergide okuduğum yazı geldi aklıma, insan bedeni yedi yılda bir hücre yeniler deniliyordu.

 

Yazar: Emel Ceylan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir