Aşk Gökyüzüne Sarıkız Kanadıyla Uçar

Aşk Gökyüzüne Sarıkız Kanadıyla Uçar

Onat Kutlar’a saygıyla

 

Ağustos sıcağı, her yanı sarart­mış ama Kazdağı’nın çamlarına dokunmamış. Eski adı İda olan burası; tanrıların yurdu, barınağı. Gün, güneşi uğurlarken; çamın yeşiliyle denizin mavisi birbirine karışıp aşk şarkıları söylüyor. Güneş çekilince de, ulu çam ağaçlan, Koca Zeus’un korku­suzluğunu, estiriyor. O sıcak Ağustos günü elimde çantalarla minibüsün birinden inip birine binmiş, tepesinde tanrıların se­viştiği bu kutsal dağın sırlan pe­şinde koşup durmuştum. Bilge kişi, arayan bulur, der. Ben de, sonunda doksan yaşında, günle­rini Kaz Dağı’nı seyredip söyleş­mekle geçiren, bir genç kız bul­muştum: Gözleri aşkın ve sevgi­nin ışıltılarını saçıyordu; anlattı durdu. Sözcükler, buhar olup dört bir yanımı donattı; bazen üşüdüm, bazen ter bastı. Şaşır­mıştım, diplomalar ne ki, yaşa­mın bu yanından ne kadar yok­sun kalmış, bir cahildim. Evet, aşk gökyüzüne Sarıkız’ın kana­dıyla uçabilirdi.

Âşık, sıkışınca sözden yana, “yetiş Sarıkız” deyip, basarmış sazın teline. Ben de, yetiş Sarıkız, deyip karıştım İda Dağı’nın, sırlarına.

Cılbat Baba adıyla anılan bir koyun çobanı yaşarmış buralarda. Çok genç yaşta Tanrı karısını elinden almış, geriye sırma saçlı güzel mi güzel bir kız bırakmış. Baba ve kızın birbirlerinden başka kimseleri yokmuş. Yalnız Cılbat Baba’nın İstanbul’da mescilik yapan bir erkek kardeşi varmış; yılda bir kez, ya görüşür ya görüşmezlermiş. Yıllar yılları kovalamış, Sarıkız’ın güzelliği, tanrılara ulaşacak yere varmış; o yükseklerde de kazlardan başka dostu kalmamış. Sarıkız’ı gören erkeklerin, kimi âşık oldum, de­miş, kimi içim bir hoş oluyor. Ama bu köyün erkekleri, ne aş­kı bilirmiş ne sevgiyi. Her ne­dense de en çok bu konuyu ko­nuşurlarmış kahvede. Biri bıyığı­nı bükerken, dün gece zapt edemedim benim karıyı yatakta der; öteki, altımda kalır mı, diki­lip oturduğu yerde başlarmış an­latmaya: Önce evdeki karının, sabaha karşı da şu bizim köyün dulunun gönlünü hoş ettim, di­ye. Tanrılar da, tepeden bakıp, kıs kıs gülerlermiş bu işe.

Sarıkız, bütün bunlardan ha­bersiz otururmuş halı tezgâhının başına, renk renk boyadığı iplik­leriyle doğayı geçirirmiş, halıya. Yılanın zarif kıvrımları,  karıncaların ritmi, kazayağının güzelli­ği, Sarıkız’ın elinde bir başka gü­zelliğe erişirmiş. Öyle ya, doğa­nın güzelliğini görmek için sa­natçı gözü, gerekir. Her zanaatın, adı unutulan bir ilk sanatçı­sı vardır. İşte Sarıkız da, onlar­dan biriymiş. Yorulunca doku­maktan, alır kazlarını, dolaşma­ya çıkarmış. Kazların sesini du­yan köyün erkekleri, geliyor der, sıra olup koyulurlarmış seyre. Sarıkız, hemen başını önü­ne eğermiş; ama bilirmiş bakış­larının ne kadar yoksul, yürekle­rinin boş olduğunu. Köyün ka­dınlarına gelince, toz kondurmazlarmış kocalarına; bu kadar da kırıtılmaz ki orospu, diye atar tutarlarmış. Böylece öfke, oradan oraya dolanır, büyür dururmuş Sarıkız’ın tepesinde.

Öfkenin iyice kabardığı bir gün, kazlardan biri, dalıvermiş birinin mısır tarlasına. İşte o an, kıyamet kopmuş. Söz, önce kaz­lardan başlamış sonra dönmüş dolaşmış gelmiş. Sarıkız’a. Bay­ramiç’in tüm köyleri, bir olmuş; istemeyiz Sarıkız’ı da kazlarını da, deyivermişler. Koyunların, serin tepeleri özleyip, yokuş yukarı tırmanıp durduğu mevsim­de söylenmiş, Cılbat Baba’ya, bütün bunlar.

Cılbat Baba, eve gelmiş, kızı­nı karşısına almış, “Bak” demiş. “Bütün yaz ben yokum, yayla günü geldi. Kazları dağıtalım, seni de İstanbul’a amcanın yanı­na göndereyim, geçsin şu köy­lünün öfkesi.” Canı sıkılmış, Sarıkız’ın; çünkü kazlardan başka dostu, yokmuş. Bir sessizlik do­lanmış, ortada. O arada kazlar­dan biri eğilip camdan içeri, ça­ğırmış Sarıkız’ı dışarı. “Kazlar acıkmıştır” diyerek, Cılbat Baba­yı yanıtlamadan, aceleyle süzül­müş Sarıkız kapıdan. Kazları do­yurup, dolanırken aralarında, düşünmüş ne yapmalı, diye. Bir ara başını kaldırmış ve koca da­ğın gülümsediğini görmüş; iki dağın arasında, kartalların su için yıkandığı avluda, olmayı ge­çirmiş içinden. Sıkıntısı geçmiş, aydınlanmış, ferahlamış birden. Girmiş içeri, geçmiş babasının karşısına “Şu iki dağın arasında­ki avluyu bilirsin baba, buz gibi suyu vardır, suyun kenarında da küçücük bir kulübe. Ben, kazları alıp, oraya gidiyorum,” demiş. Babası karşı koyacak olmuş; ama Sarıkız’ın gözlerindeki ışıltı, susturmuş onu.

Cılbat Baba, ertesi sabah yü­reğinde endişe, çıkmış koyunlarıyla yola. Ardından da Sarıkız, toplamış kazlarını, yol almış gün boyu. Varıncaya kadar avlu­ya, çılgınca dans etmiş papatya­lar, kekikler. Bu coşturucu gü­zelliği, tanrılar hafifçe kıskan­mış. Kıskançlık da, takılmış ak­şam rüzgârına, düşürmüş Sarıkız’ı Kartal Çeşme’ye.

Gün ağarmış, gün kararmış, gün ışığı ay ışığına karışmış; ba­zen sümbüller bazen papatyalar dans etmiş. Geceler kapkaranlık olduğunda da, Sarıkız dans edip durmuş hepsine. Kapka­ra umutsuzluğa düşenler, bundan böyle çağırmış, Sarıkız’ı yardıma, yürek­lerinde dans etsin, diye.

desen2

Kapkaranlık böyle bir gecede, yüreği umutsuzlukla dolu bir Şah’ın, yolu geçmiş buralardan. Kartal Çeşme’ye yakın, yü­reği iyice daralmış; durmuş o an, yanındakilerle birlikte. Adamları, üçtaşı yan yana koyup ateşi yakmış, kahveyi sür­müşler üstüne. Şah, içerken kahvesini, bir türkü tutmuş göğü. Şa­şırmış, sesin güzelliğine, hepsi. Şah kahvesini bile bitirmeden binmiş ata, sür­müş, Sarıkız’ın olduğu yere.

Sarıkız, ışıl ışıl saçlarını çözmüş, yıkanırken suda; türkü söyler, kazlar da dans edermiş önünde arkasında. Bir süre son­ra başını kaldırmış; o da, gör­müş Şah’ı. Birden kartallar inmiş gökyüzünden; Şah dışında tüm erkeklerin gözü takılmış kalmış kartallara. Onlar, kartalları seyre­derken; Sarıkız, dikilmiş suda, unutmuş çıplaklığını bile. İşte kederinin en derin olduğu nok­tada, Şah, yakalamış, aşk’ı orda; inmiş gökyüzündeki tüm yıldız­larla birlikte suya, sarılmış, Sarıkız’a. Kazlar, etraflarını çevirmiş, bir beyaz bulut da inivermiş üst­lerine. Şah’ın adamları, hâlâ seyreder dururken gökteki kartalları; kar­tallar uçmuş dağın eteklerine, Sarıkız’ın köyüne doğru. Onlar da, unutup Şah’larını, orda; sür­müşler atlarını, o yöne. Eh, ne­dendir bilinmez, bazı sırlara, ko­lay erilmez. İçlerinden biri, gün ışırken ilk rastladığı köylüye soruvermiş, yukardaki güzelin, kim olduğunu. Böylece anlaşıl­mış, Sarıkız’ın Kartalçeşme’de olduğu. Kartallar, yükselip uzak­laşınca gözden, ayılmış adamlar o an; hatırlamışlar Şah’larını yu­karda unuttuklarını. Dönmüşler büyük bir telaşla, Kaz Avlusu’nun olduğu yere. Ama Şah, kederini gömüp yedi kat yerin dibine, binmiş Zeus’un rüzgârına, çoktan uçmuş, yedi kat gök­yüzüne.

O günden sonra köyün er­kekleri, geceleri koyup içkiyi önlerine, çözmüşler dillerini. Ki­mi gençliğine güvenirmiş, kimi yakışıklılığına, kimi altınlarına kimileri de, kadınları baştan çı­kardığına inandığı erkekliğine. Karanlık geceler geçmiş, ayın ucu görünmüş gökyüzünde. Bi­zimkiler, yine içki içer, konuşur dururmuş, hep aynı şeyleri. Ay büyüdükçe kabarmış erkeklerin bedenleri, iyice. Sonun da patla­mış biri: “Gidelim bakalım şu dağa, Sarıkız ne âlemde? Bizim köyün kızı, yem olmasın başka köyün kurduna köpeğine.” İçki­nin çok içildiği o gece, hep bir­likte dağın yolunu tutmuşlar; ay da, çıkmış gökyüzüne, yol göstermiş hepsine. O gece Sarıkız, yine çözmüş saçlarını, dalmış suya; Tanrıla­rın ona sunduğu kader­den habersiz. Ay tepe­de, Şah aklında, kazlar yanında, tutturmuş bir türkü. Bütün gökyü­zü, inlermiş, bu gü­zel aşk türküsüyle. Köyün erkekleri ses­sizce yaklaşmışlar Kartalçeşme’ye, giz­lenmişler çalıların arkasına; inmiş, hep­sinin kasıklarına ince bir sızı. İçlerinden bi­ri, derinden bir of çekmiş. Duymuş Sarı- kız bu of çekişi, dur­muş, bakınmış sağına soluna; görememiş kim­seyi; yanıldım, deyip sür­dürmüş türküsünü. Ama ikinci bir of çekişle sıçramış yerinden; görmüş çalıların arasındakileri, birden. Sarıkız ace­leyle çıkmak isterken sudan: er­keklerin hepsi dökülüvermiş or­taya, kazlar, hemen geçmiş Sarıkız’ın önüne. Kaşıklan sancıyla kıvranan bu erkekler, hiç niyet­lenmemişler bile kazların bu uyarılarını dinlemeye; atılmışlar hızla ileri. İşte o an, nerden çık­tığı bilinmeyen kartallar, inmiş gökyüzünden, saldırmış, kasıkla­rına hiç söz geçiremeyen bu saygısız erkeklere. Kartallardan biri, adamı ensesinden yakala­yıp yükselirken göğe, arkadaşı zor yetişip yakalamış bacaklarından onu; ama yediği darbeyle almış, kolundan koca bir yara. Yere düşen zavallı adam ise, bir sıyrıkla kurtarmış yakayı. Can derdine düşen bu erkekler, unutmazlar mı Sarıkız’ı o an. Ne demek bu diye, korkudan bir­birlerine bile sormadan, ters dö­nüp, tutmuşlar evlerinin yolunu hemen. Köye vardıklarında hâlâ konuşamıyorlarmış birbirleriyle; sessizce anlaşmışlar, bundan söz etmemeye, dillerine bastıkları İblisin koca mührüyle. Evde karılan, görünce onları kan re­van, soruşturmuşlar, neden? Ki­mi bayırdan düştüm, kimi kartal saldırdı, kimi döğüştüm hasmımla, demiş.

Ertesi gün buluştuğunda ka­dınlar, hepsinin kocası aynı, ama hepsinin ağzında ayrı bir öykü. İçlerinden en akıllı olanı, “Söyleyeyim size kadınlar, döğüştü dün gece, Sarıkız için, bi­zimkiler. Var mı, bilmeyen, orospunun hepsine kuyruk sal­ladığını?” diye, çözmüş sorunu hemen. Sarıkız’a küfrün bin bir türlüsü dolanmış; ferahlamışlar azıcık, dönmüşler evlerine yine. Hiç biri, söz etmemiş kocasına, Sarıkız’dan. Kiminin gücü yet­mediği için, kimi de zaten çok masum bulurmuş kocasını; öyle ya bir orospunun eline düşmüş­se masum koca, acımak gerekir­miş ona, öyle öğretmiş annesi de, ona.

Susmanın da, vardır bir arma­ğanı elbet; en pısırığından en cabbarına, almışlar kanlarını alt­larına, sevişmişler uzun uzun; aylardır, belki de yıllardır olma­dığı bir biçimde. Bu armağan, dindirmişken öfkelerini bir süre, akıl, izin vermemiş, buna, uzun süre. Şölen olan gecenin sabahı kadınlar, kocalarının marifetle­riyle öğünürken; akıllı olan, du­ramamış, yine keyfi yerindeyken bile. “Sarıkız’ın sayesinde keyif ettiniz dün gece” diye açıklayıvermiş, o sevimsiz gerçeği. Bo­zulmuş, ötekiler bu söze; yürü­müşler, çokbilmiş gevezenin üstüne, “Seninki, zaten çelimsi­zin teki, anlaşılan sen de hiç bil­miyorsun, erkeği okşayıp can­landırmayı, ötüyorsun kıskanç­lıktan,” demişler, hep bir ağız­dan. Dilleri böyle konuşurken; yüreklerine kuşkunun bulutu, inmiş öylece; canları hiç bunu düşünmek istemese de.

Akıllarına şeytan giren kadın­lar, su kaçan kulaklarını açmış­lar, izler olmuşlar kocalarını, dikkatlice. Ne olmuşsa olmuş o geceden sonra erkekler, kanları­na el sürmez olmuşlar; sırtlarını dönüp, uyuyuvermişler, koca bir horultuyla. Kadınlar, yanaşıp ok­şayacak olsalar, erkekler dirsek­leriyle itivermişler öteye. Gurur, konuşmalarını engellemiş bir sü­re. Ne ki, büyümüş kinleri, gitgi­de; sorar olmuşlar, Sarıkız’ı bir­birlerine.

Kocası kahve işleten kadın, öğrenmiş oğlundan, Sarıkız’ın dağda olduğunu. En akıllıları, en kindarları olmuş, geçmiş başa, çıkmışlar yola, Sarıkız’a haddini bildirmeye. Kadınlar tam kolları­nı uzatırken Sarıkız’a, atılmış kazlar öne; inmiş gökten kartal­lar. Kadınların ayakları, gerisin geri koşarken; ağızları bağırır­mış, “Büyücü! Orospu!” diye. Dönmüşler evlerine; ama almış içlerini bir korku. Bu büyücü orospunun elinden nasıl kurtaracaklar, kocalarını? Akıllarında­ki şeytan, fısıldamış: “En kökten çözüm, korkulanı ortadan kal­dırmaktır,” diye. En akıllı, en kindar olanları, atılmış yine orta­ya, “Bu dünyada, ne için yaşıyo­ruz? Namusumuz için. Namusu­nu kurtarmak için babası, oros­pu kızını öldürmeli,” demiş öf­keli ve kesin bir dille.

Yaz geçmiş, sonbahar gelmiş. Cılbat Baba’nın koyunları, çevir­miş başlarını dağdan aşağıya, in­mişler yükseklerden, varmışlar köye, Kızılkeçili’ye. Cılbat Baba, girmiş kahveye, bir çay söylemiş kendine. Ne haber demiş, sağa sola; pek yüz vermemiş kahvedekiler ona. Bir tuhaflık varmış ortada; çünkü, bütün yaz konu­şulup durmuş, Sarıkız’ın orospu­luğu: Nasıl salına salma dolaşıp, erkeklere kuyruk salladığı, onları büyüleyip, dağda eğlendirdiği. Ortalığa kötülük saçan, büyücü orospu olduğu. Ona elini süren erkeğin, evinde bereket kalmadı­ğı, erkekleri zorla günaha ittiği. O yaz tüm erkekler, şikâyet eder olmuşlar; evlerinde bet bereket kalmadığından; sıcaktan, kurak­lıktan. Cılbat Baba, kahvede öy­lece tek başına kalınca, içlerin­den biri kalkmış, gelmiş yanına, bir bir anlatmış. Cılbat Baba, bü­züldükçe büzülmüş yerinde; kahvedeki erkeklerse, ben de zi­yaret ettim, Kartalçeşme’yi der, gibi dikildikçe dikilmiş, yerinde. Gelmiş söz, sonunda bağlanmış, Sarıkız’ın idam fermanına. Elçi, eğilmiş, Cılbat Baba’nın kulağı­na, “Onu öldürmen gerek, hem kendin hem de köyün namusu için” demiş.

Cılbat Baba, ayağı kederle do­lana dolana, gelmiş evine; bede­nini sıkıntıyla bırakmış yatağına. Düşünmüş durmuş, bir gün bir gece. Yememiş içmemiş, dikmiş tavana gözlerini öylece. İçinden bir ses, öldürmen gerek; öteki, nasıl kıyarsın, der dururmuş. Gün doğarken doğrulmuş yerin­den, başlamış ağlamaya. Almış, en keskin bıçağı, çıkmış yola. Tırmanmış Kartalçeşme’ye.

desen1

Kızı görünce babasını, sarılıp kucaklamış. Bakmış, gözünde ip gibi yaşlar, ağlar durur, babası. Ne olduğunu sorduğunda, hıçkırıklar yanıt olmuş. Ne getirdin, baba, diye heybeyi almış; içinde­ki bıçak, anlatmış her şeyi sessiz­ce. Sarıkız, babasını yeni do­kuduğu halının üstüne oturtmuş. Sarıkız’ın, niyetini anladığını bi­lip, donup, kesmiş ağlamayı ba­bası, öylece. Sarıkız, “Güneş var ama, geçen gün dağın tepesine indi kar. Sana, pekmezle kar ka­rayım, ferahla biraz” demiş. Uzatmış elini, dağın metrelerce uzaktaki tepesine, indirmiş kan, karmış pekmezle. Babası, şaşkın bakakalmış, yüreği aydınlanmış, gözleri ışıldamış. Keyifle yerken kar helvasını; Sarıkız, yarımdaki sepeti doldurmuş karla, “Al gö­tür, bunu da amcama, ısınacak yüreğin” demiş. Almış sepeti, Cılbat Baba, çıkmış yola; hiç ak­lına gelmemiş, erimez mi bu kar, bunca yolda diye.

İki gün sonra varmış, İstan­bul’a yetişmiş, kardeşi kapama­dan, mesci dükkânına. Sepeti, asmışlar tavana; başlamışlar ko­nuşmaya. Kapı, açılmış güzel bir kadın girmiş, içeri; ısmarladı­ğı terliği almakmış niyeti. Cılbat Baba, bakıp kalmış, kadının gü­zelliğine. Tepedeki sepetten bir damla kar, eriyip damlamış, ba­şına; başını kaldırırken, ne oldu, diye; kadın, terliği alıp çıkmış, dışarı o an. Kardeşi, söylenir dururmuş, seri seri: “Görüyor musun, kadındaki cilveyi, bir terliğe razı orospu.” Şaşırıp kal­mış, Cılbat Baba, “Güzelliğine diyecek yok; ama nerden bili­yorsun, orospu…” diye soracak olmuş. Kardeşi, başını sallamış bilmiş bilmiş, “Sen, köyde saf kaldın galiba. Ben gözünden anlarım, kadını, neyin nesidir,” deyivermiş, sevimsiz bir gülüm­semeyle. Cılbat Baba, “Çoluk çocuk nasıl?” diye sorarken, kardeşinin aklı, hâlâ kadınday­mış, “Güzel değil mi, orospu?” diye sormaktaymış ısrarla. Cılbat Baba anlamamış yine. “Kim gü­zel?” diye sorarken; kardeşi, sı­kılmış birden bire, “Yeter!” de­miş. “Bu kadın, aklımı fena aldı, gelecek yine; ama parasını al­mayayım bu kere.” Tepedeki sepetten damlamış kar, yine, ayılmış, o an Cılbat Baba, “Be­nim Sarıkız, sana bir sepet kar gönderdi,” deyip, sepeti indir­miş tepeden uzatmış kardeşine. Kardeşi sepeti açıp da içindeki kan görünce, “Onca yolda eri­medi mi, bu kar böyle?” diye, şaşkınlığını belirtirken; günün son ışıklan, girmiş dükkândan içeri, yansıyıp karda aydınlatmış dört bir yanı. Nerden çıktığı bi­linmeyen bir kartal, dalmış içeri, saldırmış Cılbat Baba’nın karde­şine.

Kardeşinin şaşkın bakışlarına yan çizip, inmiş göğsüne, mescinin; açmış bağrını, çıkanmış yü­reğini, uzatmış Cılbat Baba’ya. Üstünde görünürmüş, apaçık, İblis’in Mühür’ü. Sepetteki kar erirken tümüyle, ışık da, kaçmış kartalın kanadında sessizce. Kararırken ortalık, Cılbat Baba’nın kardeşi, ayılmış, esneye esneye, sorarmış. “Uyku bastırdı niye?” diye. Sonra görünce boş sepeti ve erimiş karlan yerde, başlamış gülmeye, “Siz köylüler, safsınız hepten, kar getirmiş bana” diye­rek kahkahalarla. Cılbat Baba, izin isteyip çıkmış yola, telaşla, kar­deşi kal dese de ısrarla. Vardı­ğında Kartal Çeşme’ye, aramış durmuş her yerde kızını. Ne kazlar, ne kulübe, ne de halı tezgâhı; bütün tepeyi sapsan çi­çekler tutmuş, sadece…

Doksan yaşındaki genç kız, sözünü bitirince, sarı çiçeklerle Sarıkız çayı demledi. Karşılıklı çayımızı içerken, pencereden Kartal Çeşme’nin yerini gösterdi. “Kartal Çimen de, denir oraya. Biliyorsun, çimmek yıkanmak demektir” dedi, sonra ekle­di: “Ben oraya yeni bir ad bul­dum: Kaz Avlusu. Avlunun bir tarafı Sarıkız Tepesi, bir tarafı da Baba Dağı’dır. Baba Türbesi’nin batısında, Şah’ın kahvesi için di­zilen üç taş, hâlâ durur, köylüler dertlerine göre kimi, Cılbat Baba’ya, kimi Sarıkız’a, kimi de Şah Taşları’na gider. Bazı gece­ler, ortalık kapkaranlık iken dağdan bir ışık iner. Sarıkız, Tahtakuşlar Köyü’ne konuk gi­der. Onlar da, Ağustos ayında, Kaz Dağı’na çıkıp Sarıkız’la bu­luşurlar.

 

Yazar: Emel Ceylan

Yayınlandığı mecra: Gösteri dergisi

Desenler: Necati Abacı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir