Amaç Hizmet mi, Yoksa Sömürmek mi?

Amaç Hizmet mi, Yoksa Sömürmek mi?

“Halkı sömürmek yerine halka hizmet geleneğini kurmak için elimizden geleni yaptık… Eğer bir gün gelir de — ki, o günün geleceğini sanmıyorum — yayıncılık, insanda olan üstün değerlere değil de, düşük değerlere hitap edecek olursa, o zaman ülkenin kendisi çok düşmüş demektir.”

— Lord Reith, BBC’nin ilk Genel Müdürü, 1931

1979 Şubat’ında yirmi günü Londra’da TV seyrederek geçir­miştim. Türkiye öyle bunalımlı günler yaşıyordu ki, zamanımı otel odasında üç kanal renkli televizyon başında ge­çirmek, başkalarına haksızlıkmış gibi­me geliyordu. Dönüşümde, bu yirmi günün çok yararlı olduğunu gördüm; yayıncılıkla ilgili bazı kavramlar ka­famda netleşmişti. BBC’nin en iyi ya­yıncılık kuruluşu olduğunu biliyor­dum; bu sadece benim kanım değil, bü­tün dünyanın paylaştığı bir düşüncey­di. İngiliz yayıncılık geleneğiyle ilgili makaleler, kitaplar okumuştum; bu konuda iyi-kötü bilgim vardı. 1970 yı­lında da İngiltere’de televizyon seyret­miştim; ama o zaman İngiliz yayıncılık kuruluşlarıyla ilgili fazla bilgim yoktu. Sonraki yıllarda TRT konusu öylesine tartışıldı ki, başka ülkelerde ne olup bittiğini öğrenmek önem kazandı. Biz­den çok önce yayıncılığa başlamış ül­keler neler yapmış ya da yapamamış, bunu bilmek gerekiyordu. Gördüğüm kadarıyla tartışmalar çok yüzeyde kalı­yor, tartışmaya anlam katacak karşı­laştırmalar yapılamıyordu.

Fransa, İtalya, İsveç, yasalarda de­ğişiklik yaparak yayıncılık anlayışını sürekli yeniden oluşturmaya çalışır­ken, BBC 1927 yılında Kraliyet ferma­nıyla kurulmuş ve iki yetki belgesiyle çalışmaktadır sadece. Bunlardan biri yayın yapma imtiyazı, öteki ise Posta Bakanlığı’yla yaptığı anlaşmaya göre yayın istasyonları kurma iznidir. BBC’de bütün sorumluluğu on iki kişiden oluşan bir Yönetim Kurulu üstlenmek­tedir. Yönetim Kurulu üyeleri, hükü­metin tavsiyesiyle Kraliçe tarafından atanmaktadır. BBC’nin Genel Müdür’ünü bu Yönetim Kurulu seçmektedir.

İngiltere’de televizyon seyrederken ilk olarak ilgimi çeken, konuşmacıların “laubali” olmadan rahat olmayı becerebilmeleriydi. Bu­nun ne kadar önemli olduğunu, prog­ramları uzunca bir süre seyretmeden kavrayamamıştım. Bu rahatlığın altın­da yatan şey nedir, diye kendi kendi­me düşündüm. Metroda, otobüste, res­toranda, sinemada, her yerde müşteri­ye eşit davranılıyordu. Bizde ise bu yerlerde kişiye göre “muamele” çok değişir; ekranda da bu anlayışın sürdü­rülmesi şaşırtıcı değil. Acaba televiz­yonda insanlara eşit davranılsa, konuş­macılar bu eğitimden geçseler, sokak­lar da çok değişmez miydi?

O günlerde İngiliz İşçi Partisi ikti­dardaydı ve Başbakan Callaghan’dı. İran’da bütün dünyayı ilgilendiren olay­lar yaşanmakta ve petrol konusu poli­tikacıların konuşmalarında önemli bir yer kaplamaktaydı. Bir akşam BBC’de “Panorama” programımda Callaghan’la iki kişinin yaptığı bir röportajı izle­dim. Tartışma süresince gördüğüm, eşit insanların bir konuyu tartışmasıydı. Bizim ekranlar gözümün önüne geldi; Başbakan’ın karşısına geçti mi, bazı konuşmacılar gereksiz yere ezilip bü­zülmekte, bazıları ise rahatlamayı lau­baliliğe dönüştürüvermekteydiler. Bu ince ayrımı kavramak, yayıncılıkta ne kadar önemliymiş doğrusu. Konuşma­cılar Callaghan’la rahatlıkla şakalaşı­yorlardı; ama bu şakalaşmanın laubalilikle en ufak ilişkisi yoktu, sadece ko­nuşmaya sıcaklık getiriyordu.

Çocuk programlarına baktım; ko­nuşmacıların hiç birinde öğretmen edası yoktu, çocukların arkadaşı gibiydi hepsi, sanki onlarla birlikte oyun oy­nuyorlardı. Çocuk, ekran başında bir “otorite” ile değil, bir dost ile karşı karşıya bulunuyordu. Bilgiçlik etme­den bilgi aktarmak çok ince bir işmiş, bunu öğrendim ve bunun ne kadar önemli olduğunu kavradım.

BBC’YE baktığınızda, tartışılmayan konu yok gibidir. Top­lumdaki değişik düşünceler, ekranda rahatlıkla yer almaktadır. Uçlardan kimsenin korkusu yok. Muhafazakâr gazeteler, bazen, “BBC’yi Komünistler işgal etti,” gibisinden haberler yazsalar da, BBC yöneticileri bu yazıları hiç umursamıyorlar.

Bu süre içinde, BBC’de bir de mi­marlıkla ilgili belgesel bir dizi yayım­landı. Dizinin sonunda bu konuda bir panel yapıldı ve bir yığın kişi tartışma­ya katıldı. Çok yararlandım. Bizde de böyle programlar yapılsa, dedim kendi kendime. Sonraki günlerde BBC’yi ge­zerken, rehber bayana, belgesel dizile­rin yapıldığı bölüme gidip gidemeyece­ğimizi sordum. Rasgele gitmenin söz- konusu olamayacağını, bu bölümün programlarının politik içerik (çok ge­niş anlamda kuşkusuz) taşıdığını, onun için bu bölümdekilerin, dedikodu­lara yol açacağını düşünerek rasgele konukları pek sevmediklerini söyledi. Hemen olmamak kaydıyla, niçin gö­rüşmek istediğimi belirtirsem, bir ran­devu düzenleyebileceğim bildirdi. Ne yazık ki, benim zamanım yoktu.

BBC’yi gezerken olsun, gündelik konuşmaları dinlerken olsun, şunu he­men görüyorsunuz ki, BBC, İngiliz onurunun bir simgesi olarak nitelendiril­mektedir. Acaba böylesine saygınlığı nasıl kazanabilmiştir? Bunda İngiliz demokrasisinin payı olmakla birlikte, BBC’de görev alan genel müdürlerin bü­yük ölçüde payı vardır. Bu onurda en büyük pay da, ilk Genel Müdür Lord Reith’e aittir. İngiltere’de yayıncılık geleneğini o kurmuş ve ondan sonra gelecek genel müdürlere o yol göster­miştir. BBC’nin ilk yıllarında Lord Reith’in BBC’nin işlerine politikacıları karıştırmama konusunda büyük çaba­ları olmuştur. 1926 genel grevinde içişleri Bakanı Winston Churchill, BBC’yi propaganda aracı olarak kullan­mak istediğinde, Lord Reith buna kar­şı koymuş, izin vermemiştir. BBC’nin hükümetin isteklerine boyun eğmemesi ona halkın gözünde saygın bir yer ka­zandırmıştır. Bundan yakman hükü­metler olmuştur, ama BBC’nin genel müdürleri Lord Reith’in yolundan gi­derek bu konuda çok titiz davranmış­lardır.

BBC, ilk kurulduğu yıllarda yapısı gereği kolaylıkla hükümetlerin istekle­rine uygun gelişebilirdi. Bunun yarata­cağı olumsuz etkileri gören siyasi parti­ler, büyük bir sağduyuyla hükümetlerin BBC’yi etkilememesi konusunda anlaş­mışlar. Bunun yanı sıra görev alan genel müdürler de, BBC’nin bağımsızlığını koruyarak, halkı sömürmek yerine, halka hizmet etmek geleneğini kurabil­mişlerdir. İngiltere’de neler olup biti­yor? Kimler neler düşünüyor? İngiliz insanının özellikleri nelerdir? Bütün bunları ekran başında kolaylıkla göre­bilirsiniz. Gelelim TRT’ye; ekran ba­şında Türkiye’de neler olup bitiyor, in­sanlar neler düşünüyor, bunları görmek olası mı? Sadece ve sadece politikacıla­rın içtenlik taşımayan demeçleri, ya­bancı diziler, tek tük de nitelikli yerli programlar. (Yakın bir tarihte yayımla­nan “Bir Kadının Penceresinden” adlı TV filmine özellikle değinmek isterim bu arada. Bu film beni oldukça sevin­dirdi; karşımda bir sinema yönetmeni vardı ve benim insanlarım ekrandaydı. İlginç olanı şu ki, yöneticiler, adam yetişmemesi için ellerinden geleni ya­parken, direnip film yönetmeni olarak yetişebilmiş kişilerin belirmesi kıvanç verici. Yönetmenini kutlarım.)

BBC’nin ilk yıllarında siyasal ko­nularda alışılagelmişin dışında bir şey söylemekten kaçınılıyor ve tartışmaya yol açacak yeni görüşlere yayınlarda yer verilmiyormuş. Bakmışlar, bu anla­yış yayının kalitesini çok düşürüyor… 1927’de kurulan BBC’de bu sansür 1928’de kaldırılmış. Tarafsızlığın her şeyin üstünde olduğu karara bağlan­mış. BBC siyasal konularda kendi dü­şüncesini belirtmeyecek, ama her çeşit düşünceyi halka aktaracaktır, ilkesi be­nimsenmiş. BBC, böylelikle seyircisine ve dinleyicisine eşit dinleme ve seyret­me fırsatı tanıyacaktır… Bunun anlamı çok önemli bence. Değişik görüşlere yol açan konularda kimse kendi görü­şünün ekranda yasaklandığını düşün­meyecek. Yayıncılıkta eşitliğin bir il­kesi oluyor bu. Bu ilke, dinsel yayınla­ra kadar indirgenmiş; bugün bu konu­lardaki tartışmalara ateistler de katıla­bilmektedir.

TRT kurumu, yayıncılıkta eşitliğin ne olması gerektiğini pek kavramadığı gibi, kavramaya ni­yetli de görünmemektedir. Eşitlik ilke­si, parlamento aritmetiğine göre siyasal parti sözcülerine eşit yayın süresi tanı­mak değildir. Yalnız ceza yasalarının ünlü maddeleri, kendilerine bu konuda kaçmak için büyük kolaylıklar sağla­maktadır. Bu tür yayıncılık, ne insana saygı, ne de insana hizmet kavramıyla bağdaşır. Çeşitli yasaklamalar, devlet büyüklerinin kendilerini halktan daha akıllı saymalarından kaynaklanmakta­dır. İşlerine geldiğinde, “Biz becereme­dik, halka soralım, o karar versin,” gibi demagojileri kolaylıkla yaparken, dü­şünce özgürlüğünü sınırlayan ünlü maddeleri kaldırmayı akıllarına hiç getirmezler. Çünkü halk aptaldır; bu maddeler kalkarsa, işlerini bilenler onlar kandırırlar. Bu konuda kendileri çok deney sahibi olduklarından, endişelenmekte haklıdırlar. Bazı politikacıları neye inandıklarını anlamak doğrusu çok güç. Demokrasiyi kurallarıyla oynamayan bir siyasal kadronun TRT’nin demokratik bir kurum olması konusunda anlaşması da beklenemez. Ne var ki, onlardan beklenenler bir yara TRT genel müdürleri de bu konuda çok başarısız olmuşlardır. İçlerinde belki en övülebilecek olanı Adnan Öztrak’tır; hiç olmazsa kişisel küçük hesapları için kurumu kullanmamıştır. Bugün TRT’nin özerkliğini savunabil yorsak, bunda Adnan Öztrak’ın da payını unutmamak gerekir.

TRT, genel müdürlerinin kişiliği de gün geçtikçe saygınlığını yitirmektedir. Akla “TRT Genel Müdürü nas olmalıdır?” sorusu takılıyor ister istemez. Bence, özellikle Türk entelektüel yaşamında ağırlığı olan aydın bir kültür insanı olmalıdır. Sanatla, edebiyat ilişkisi olmalı ki, ekrana çıkarılan başka programlara, “Bu ne rezillik,” diyebilecek beğeni düzeyi bulunsun. Kişiliğinin, TRT Genel Müdürlüğü’nden önde anlamları olmalı ki, o makamı korumak için politikacılara yaranmaya kalkmasın.

Yasalar önemli; ama insan imgesi görülmemezlikten gelindiğinde o yasalar da işle mi yo Yasalar bir şekil olarak kalıyor; tem yayıncılık geleneği, demokrasi kurallarına göre kurulamıyor.

Anarşinin kökeni iç kaynaklı mı, dış kaynaklı mı, bilemeyiz. Ne var ki bazı kurumlar bu kaynakların işleri kolaylaştırıyor. Bu kurumların arasında TRT de yer almaktadır. Kim diyebilir ki, halkın her kesiminin sesi, ekran ve mikrofonlardan duyulabiliyor… Acaba “Gençlik Saati” konulup gençlerin sansür koymadan konuşmaları sağlansa, bu gençler bugünkü kadar öfke olurlar mıydı? Adam yerine konulmayıp, lâfının dinlenmemesi gibi insanı çileden çıkaran bir şey var mıdır? Niye korkarız bize yabancı gelen düşüncele dinlemekten? Bazı düşünceleri çok saçma bulabiliriz; uygarlık, dinleyip eleştirmektir. Dinlemeden ağızlara kilit vurmak daha kolayımıza geliyor. Bizi de yiyip bitiren, işlerin hep böyle kolayına kaçmak değil mi?

 

Yazar: Emel Ceylan Tamer

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir